Translate

11 Ekim 2012 Perşembe

bonibonlu kurabiye

Kızım arkadaşları için kurabiye yapmaya bayılıyor, e tabi ben de bu durumdan çok mutluluk duyuyorum. İş arkadaş olunca çocuklara renkli değişik bir şeyler yapayım dedim. İnternette önce bonibonun erimeden kaldığını görünce hemen benim kurabiye tarifine uyarladım. Fotoğraflardan sade kurabiyedense kakaolu kurabiyede daha iyi gözüktüğünü farkettim ve kurabiyeyi kakaolu yaptım. Tarifi ise bir tepsi için şu şekilde: 1 yumurta, 3 kaşık şeker, 2 kaşık buğday nişastası, 1 fincan sıvıyağ, yarım paket kabartma tozu,1-2 kaşık kakao, aldığı kadar un üzeri için ise bonibon. Bonibonları yerleştirmek için içi içine sığmayan bir yavrucak ve bu kurabiyeleri büyük bir zevkle yiyecek arkadaşlar...Bizimki eve boş kutuyla geldi kapağı açınca şok oldu "aaa baba olamaz hepsini bitirmişler" demez mi? Demek içinde 1-2 tane kaldı umudu vardı kuzucuğumun... Zaten o günden sonra kurabiye istemez oldu yapınca da sadece Ceydaya ve Ahmet Sefaya deyip duruyor. Artık neler yaşandı ne oldu bilemem ama bu durmu bizim çok hoşumuza gidiyor...

10 Ekim 2012 Çarşamba

anne bak Gilbert çizdim...

Caillou'nun çocukların hayatındaki yeri her ne kadar Pepe tarafından azıcık gölgelense de artık tartışmasız bir gerçek. Bizim için de çok özel. Caillou'ya çok şey borçluyuz... İşte bu Caillou'nun bir de sempatik mi sempatik, şirin mi şirin bir kedisi var; adı Gilbert. Gri bir kedi ve resimde görüldüğü üzere bir gözünde lekesi var. Bu ufak ayrıntının hayatımda güzel bir anıya dönüşüvereceğini kim tahmin ederdi ki? Bizim minik Picasso geçen birşeyler karalamış yine "anne bak Gilbert" demez mi? Allah'ım bu ayrıntıcılık, bu hoş duygunun adı nedir, nasıl anlatılır???? Anlatılmaz da yaşanır mı bilemedim ki...İşte kızımın ellerinden Gilbert...

ilkyardım/ hayvan ısırıkları

Günler geçiyor yaz bitti derken bugün forması üstünde güzel mi güzel bir kız akrep sokması nedeniyle polikliniğe başvurdu. Okula gitmek için hazırlanırken sol el orta parnağını sokmuş. Neyse ki bu bölgedeki akrepler pek zehirli değil, küçük bebekler dışında pek zararları dokunmuyor. Bu güzel kızımız elini kolunu sallaya sallaya geldiğinden parmak olmuş bir tokmak... Bazen basit ama iş kolaylaştıran ufak bilgiler vardır, işte bu paylaşımı yapmanın zamanı geldi dedim ve başladım yazmaya...Kedi,köpek,vahşi hayvan ısırması: Isıran hayvanın öldürülmeden yakalanması şarttır. Isırık yerinin bol su ve sabunla yıkanması yarar sağlayacaktır. Hasta taşınırken ısırılan yer hareket ettirilmemeli, hastanın yürümesine izin verilmemelidir.Akrep, böcek, arı, karınca, örümcek ısırması: Kaşıntı, kızarıklık,ağrı ve şişlik meydana gelebilir. Bazı kişilerde 24 saate kadar gecikebilen alerjik reaksiyon olasılığı akıldan çıkarılmamalıdır. Arı sokmasında eğer içerde kalmışsa iğnesi derhal çıkarılmalıdır. Yara sabunlu bol su ile yıkanır. Ağrının giderilmesinde buz uygulaması yararlı olabilir. Çok sayıda sokmalarda göz çevresi ve ağız çevresindeki sokmalarda hasta mutlaka bir sağlık kuruluşuna götürülmelidir. Akrep sokmalarında kol yada bacak hareketsiz hale getirilmelidir. Akrep serumu uygulanmak üzere en yakın hastaneye götürülür. Bütün böcek sokmalarında ve hayvan ısırıklarında tetanoz riski vardır. Bu durumda aşı yapılmalıdır. Yılan ısırması: Yara bol su ile yıkanmalı derideki şişme olasılığına karşı bütün takılar çıkarılmalıdır. Isırılan bölge kesilerek kanatılmaz, emilmez, turnike uygulanmaz ve amonyak sürülmez. Kol ve bacakta ise yaranın üst bölgesinden dolaşımı engellemeyecek şekilde bandaj yapılır. Kene ısırması: Kesinlikle ciltte duran keneyi ezmemeli yada yakmamalıyız. Bu durum keneyi strese sokar ve daha fazla toksik maddeyi vücuda vermesine sebep olur. Hemen en yakın sağlık kuruluşuna başvurulmalıdır. Deniz hayvanı ısırmaları: Eldiven giymeden hastaya müdahale edip iğne veya diken çıkarılmaya çalışılmamalıdır. Bir havlu ile silerek bu diken veya iğneler çıkarılmaya çalışılır. Yarayı tuzlu veya bol sabunlu suile yıkadıktan sonra hastanın dayanabileceği sıcaklıktaki su ile 30 dakika yarayı ıslatmak fayda sağlar.

9 Ekim 2012 Salı

çocuktan çocuk bakıcısı

Değerli hocam Prof. Dr. Cengiz Yakıncı önemli bir durumdan bahsetmiş paylaşmak istedim. Diğer yazıları için: http://www.haberx.com/cocuk_cocuga_emanet_edilir_mi(19,w,11828,885).aspx Bundan yaklaşık üç yıl önce bir gazete haberinde bir annenin üç aylık kızını, üç yaşındaki büyük (!) kızına emanet ederek evden çıktığını, muhtemelen elektrikli ısıtıcının devrilmesi sonucu çıkan yangında, iki çocuğunda da yanarak can verdiğini okumuştum. Buna benzer bir diğer haberde yine yakın bir zamanda televizyonda rastlamıştım. Bu kez biri dört yaşında, biri üç yaşında, diğeri yedi aylık olan üç kardeşin evlerinde yanarak öldüğü haberini izlemiştim, içim burkularak… Okuduğum ve izlediğim haberlere mizacım gereği temkinli yaklaşmaya çalışır, haberin aslının sunulduğu şekilde mi yoksa değiştirilerek mi verildiğini, araştırma yoluna giderdim. Belki de beynimin ve kalbimin bana yaptırmak istediği bir oyundu bu, çünkü hem beynim hem de kalbim bir ebeveynin, her ne olursa olsun, küçücük çocuklarını yalnız başlarına, korunmasız ve savunmasız bir hâlde bırakmalarına razı olamazdı. Vardır elbet başka açıklaması, deyip haberlerin böyle olmadığına kendimi inandırmaya çalışarak bu elim hadiseleri unutmaya çabaladım, tekrar yaşanmamasını dileyerek… Arzu etmek, iyiyi istemek çözüm olmuyor maalesef, beynimin ve kalbimin bahane üretemeyeceği bir olay yaşayana kadar iyi niyet maskesini takmaya devam ettim yanlışların yüzüne. Ta ki bu hafta içerisinde şahit olduğum olaya kadar. Hastanemize ilginç bir vaka geldi hafta içerisinde. Vaka, ilginç değil aslında. Vakayı ilginç hâle getiren, vaka hâline gelmeden önceki hadise. Yedi aylık, Ayşegül adında küçük ve şirin bir hasta konuk oldu servisimize. Ayşegül, yedi aylık bir bebek ve kendinden hayli büyük (!) üç buçuk yaşında Ali isimli bir ağabeyi var. Malumunuz yaz ayındayız ve Malatya için bu aylar, kayısıların toplandığı, kurutulduğu, altın değerindeki aylar. Her şeyden önemli aylar yani, her şeyden… Bu ayların her şeyden önemli olduğunu düşünen Ali ve Ayşegül’ün ebeveynleri de kayısılarını toplamak için iki çocuğu odalarında yalnız bırakıp kendi ifadeleri ile “küçük çocuğu büyük çocuğa emanet edip” işlerine devam ediyorlar. Ali, kocaman çocuk tabii, kardeşi emanet edilmiş ona, iyi bakması lazım. Artık nasıl düşündüyse çocukcağız, sivrisinek kovucu spreyi, kardeşi minik Ayşe’nin yüzüne sıkmış. Belki de sinekler zarar vermesin diye, tamamen safiyane bir duyguyla, olacaklardan tamamen habersiz bir hâlde. Sonra ilaç zehirlenmesi ile hastaneye getirilen minik bebek Ayşegül… Ayşegül hastanemize geldikten sonra çocuk yoğun bakım servisine yatırıldı. Üç gün boyunca solunum sayısı hızlı seyretti, ateşi 40 derecenin üzerine çıktı; çünkü Ayşegül’de sprey ilaca bağlı şimik pnömoni (kimyasal zatürre) başlamıştı. Yapılan tedaviyle dördüncü günün sonunda Ayşegül’ün ateşi düştü, solunum sayısı normale yaklaştı ve gülmeye başladı. Ayşegül normale dönmeye başladı ama her masal iyi sonla bitmeyebiliyor. Bazı masalların kötü sonları da vardır. Ayşegül, kendi masalının şanslı kahramanı olarak aramıza döndü ama ya dönemeseydi ya kurtaramasaydık onu? Bu kötü sonu düşünmek bile istemiyorum. Geride kalanlar ne hissederdi acaba? Ali ne hissederdi, daha üç buçuk yaşındayken kendisine kaldıramayacağı bir yük verilmiş minik bir çocuk, geri kalan yaşamında bu travmayı atlatabilir miydi? Ya anne ve babası? Şimdi soruyorum; hangi düşünceyle küçücük bir çocuk, başka bir çocuğa emanet edilebilir, anne baba olmak bir can sorumluluğu değil mi, çocukların yaşadığı bu sorunun nedeni anne babanın bilgisizliği mi yoksa çocuklarına karşı ilgisizliği mi, çocukları bilgisizlik veya ilgisizliğin eline teslim mi etmeliyiz, bizler toplumsal sorumluluk çerçevesinde neler yapabiliriz? Yapılması gereken o kadar çok şey var ki… En önemlisi anne ve babalığın içgüdüsel olarak yapılmadığını, gerçek ebeveynliğin öğrenilerek kazanılabileceğini, deneme yanılma yöntemi ile çocuklarımızı yetiştirme yoluna gitmeden, yanlışlar yapmadan, onlara zarar vermeden, en doğru yoldan “Nasıl iyi anne baba olabilirim?” diye düşünüp gerekli olan ne ise onları yaparak başlayabiliriz. Bu hafta içinde yaşadığımız hadisenin ardından pratik ve sonuç alıcı bir çözüm geldi aklıma. Belki bir “kamu spotu” şeklinde kısa video çekimleri hazırlayıp televizyonlarda ailelere göstererek basit ama hayat kurtarıcı bir uyarı yapabiliriz, diye düşündüm. Bu naçizane benim fikrim, herkes iğneyi kendine batırıp “ne yapılabilir” endişesini taşırsa zannediyorum iyi anne baba olmanın da yolu açılır. Bir Kızılderi atasözünde söylendiği gibi “Bir çocuk doğar, o çocuk bütün köyündür.” Bu çocuklar hepimizin…

minik fare

Kızımın eseri minik fare. Resim yapmayı çok seviyoruz. Çok yaratıcı ve ilginç şekiller çiziyoruz, boyamaya ise aşığız. Ben de çok severdim yazmayı çizmeyi; ev, iş, güç, okul derken bir arpa boyu yol alamadım. Umarım kızım öyle olmaz ve ben de artık hayatı biraz daha düzene girmiş biri olarak hobilerimi ilerletebilirim. Her gün burada bir şeyler paylaşmak, ufacık da olsa bir iki satır yazmak, işte yıllardır "sen burada akıllıca bekle söz seninle ilgileneceğim" deyip bir odaya hapsettiğim çocukluğuma ait bir oyun, bir sevgiyle aydınlanan gülüş aslında... Odadaki çocuklukları artık ilgi bekleyen tüm benim gibi ihmalkarlara duyurulur; o çocuk size küsüp de hayal kurmayı unutursa hayat gri, kıştan kalma soğuk günler gibi geçiyor yazın en sıcak gününde bile...

8 Ekim 2012 Pazartesi

şiirlerimizin ilki

Eylül' ün şiiri... Nasıl ya benim minik kızım bunu nasıl ezberlesin ben bile ezberleyemiyorum derken bir baktım Elüş üstüne hiç düşmediğimiz halde ezberlemiş tabi hepsini değil ama da şaşırtacak kadarını......

7 Ekim 2012 Pazar

nar mevsimi

Nar deyince aklınıza ne geliyor deseler sırayla şunları sıralarım; çarşıdan alınan bir tane eve gelince bin tane, nar ekşisi, elde bıraktığı leke, ishale iyi gelir, çiçeğinin rengi çok güzel, çekirdeksizini yapsalar ya, güllaç, aşure, bereket sembolü, narlı salata ve Serdar Ortaç ? Tam 11 tane olmuş yetmez mi narda 10 bardak yeşil çaya ve 4 bardak kızılcık suyuna eşdeğer antioksidan madde bulunuyor. Tansiyonumuzu olumlu bir şekilde düzenler. Kalbimizi korur düzenli çalışmasına destek olur. Enfeksiyona karşı vücut direncini korur ve artırır. Enerji verir, yorgunluğu giderir. İdrar söktürücü etkisiyle toksin atımını sağlar. Bağışıklık sistemini güçlendirir hastalıklara karşı korur. Kolesterol ve kan şekerimizi regüle eder artmasını engeller. Bağırsak parazitlerinin düşmanıdır, iyi bakterilerin artmasını sağlar. İshali (diare) önler tedavide destek sağlar. Ciltte olumlu katkısı vardır, pürüzsüz görünüm sağlar.

kuzu olmak

Biz hayat koşturmacasında zaman geçire duralım çocuklar öyle güzel şeyler yapıveriyor ki insan paylaşmadan edemiyor. Geçen almış eline elyafı kafasına tutmuş anne bak kuzu oldum diyor. Hayır beyaz saçlısın sen dedim ve evet dedoş oldum diyor...

6 Ekim 2012 Cumartesi

Alerji hakkında kısa kısa

En sık karşılaşılan alerjenler: inek sütü, yumurta, çilek, ev tozu aktarları,hamam böceği, ağaç, çayır ve ot polenleri, kuş, kedi ve köpek tüyleridir. Ailede alerji öyküsünün olması, hava kirliliği, evde hayvan beslenmesi, ilk bir yaş içinde sigara dumanına maruz kalınması, bebeğin anne sütünden çok yapay besinlerle beslenmesi alerji açısından risk faktörleridir. Enfeksiyon, ergenlik, evlilik ve menapoz dönemlerinde alerji semptomlarda artış olabilir. Bir alerjenle sık karşılaşma onunla ilgili alerji riskini arttırır. Doğum tarihinin rastladığı mevsim alerji için diğer bir tetikleyici faktördür. Mayıs ile eylül arasında doğan kişilerde duyarlılık riski yüksektir. Enfeksiyonların sık rastlandığı kalabalık ailelerde yetişen çocuklarda alerji durumu daha az görülmektedir. Alerjik rinit uyku bozuklukları, yorgunluk ve özellikle çocuklarda önemli olan öğrenme problemlerine yol açabilir. Alerjik hastaların ev temizliğinde su ile çalışan süpürgeler ve HEPA filtreler önerilmektedir. Ev aktarları için (mite)havalandırması kısıtlı, sıcak, rutubetli evler ideal üreme alanlarıdır. İnsan derisi döküntüleriyle beslenirler. Deri döküntülerinin en çok bulunduğu yerler ise yatak, perde, halı, kumaş mobilyalar, tüylü oyuncaklardır. Duvardan duvara halı döşemekten kaçınılmalıdır. Halı ve perdelerin özellikle yatak odasından kaldırılması faydalı olur. Kuş tüyü ve yün yastıklar yerine sentetik olanlar tercih edilmelidir. Yatak, yastık, yorgan alerjen geçirmeyen özel kılıflarla kaplanmalıdır. Çocukların vazgeçemedikleri tüylü oyuncaklar gece boyunca buzlukta tutularak akarların ölmesi sağlanabilir. Akarlar yüksek ısıya dayanıklı olmadıklarından çarşafların ve çamaşırların 60 derece ve üzerinde yıkanması önerilmektedir. Küf (mantar)alerjisi açısından iç mekanda bitkilerin uzaklaştırılması ve bahçe işi ile uğraşmamak gerekmektedir. En sık alerjiye sebep olan hayvanlar kedi, köpek, at, kuş ve faredir.

Hamsi gelmişşşşşşş

Yıllar yıllar önce bir toplantıda yanımdaki hemşire hanım kulağıma eğilip "hamsi gelmiş" demişti yıllarca eşimle, arkadaşlarla bu duruma gülmüş garipsemiştik. Tabi o zamanlar ben hamsi kültüründen uzak yeni evliyim ne yemek, ne balıklar hakkında pek de bilgim yok. Meğer hamsinin avlanma yasağı varmış, belli dönemlerde satışa başlanılıyormuş ve çocuklar tarafından pek de sevilen lezzetli ve sağlıklı bir balıkmış. Gel zaman git zaman işte biz de anne olduk ve hamsinin yolunu gözler olduk. İşte artık hamsi geldi... Ben de gelmişken bir hamsili pilav patlatmaz mıyım? Yıllardır planlayıp dururum ya bugüne kısmetmiş yaptım gitti. Çok güzel oldu...Tarifide şu şekilde: Zeytin yağında soğan kavrulur, çam fıstığı katılır hafif kızarınca pirinçler eklenir kavrulur sonra kuş üzümü katılır ve pirincin miktarının iki katı su eklenir tuzu atılır bir miktar şeker atanlarda var ben atmadım, pilavımız azıcık sulu kalacak şekilde pişirilir sonra kılçıkları çıkarılmış hamsiler kabın önce yanlarına sonra altına dizilir pilav dökülür üstüne de hamsiler dizilir ve fırına sürülür, fırından çıkınca ters çevrilir servis yapılır afiyetle yenilir........

5 Ekim 2012 Cuma

su kaplumbağası

Ev hayvanı, evcil hayvan ne alsak, ne yapsak derken duyduk ki dayımızın balığı hakkın rahmetine kavuşmuş, anneannemizin yardım ve yataklık etme sözü vermesi üzerine koştuk aldık hemen veeee adını da "minik" koyduk. Evde çoğu zaman olmuyoruz ve her yere de kaplumbağa taşımak işimize gelmediğinden anneannemizin evine aldık. Hem hafta içi uzak kaldığımız günlerde biraz özlemimiz artar hem de yalnız bıraktık diye vicdan yapmayız dedik. İsminin hikayeside çook eskilerden geliyor. Çocukken kaplumbağamız vardı tahmin ettiğiniz üzere de adı minikti... İşte minik hoşgeldi sefalar getirdi yuvamıza tıpkı yıllar öncesindeki gibi...

4 Ekim 2012 Perşembe

kuru kayısılı kurabiye

Yeni bir kurabiye tarifiyle burdayım, hastayım ateşler içinde yanıyorum. Sivrisinekle bulaşan tatarcık humması-Şevkiye hastalığı denilen bir hastalığa yakalandım.Maalesef bu yörede çok yaygın Hatta en çok Şevkiye mahallesinde görüldüğü için adını da ordan alıyor. Kendi kendine iyileşen bir hastalık şükür tedavisi istirahat ve bol sıvı alımı, felaket bir ateş ve kas ağrısı yapıyor. En kötüsü de defalarca geçirilebiliyor ki benim 2. geçirişim. Neyse gelelim tarife 1 yumurta 1 kahve fincanı zeytin yağı, 3 kaşık şeker pudra şekeri de olabilir hiç farketmez, ben esmer şeker tercih ediyorum. 2 kaşık buğday nişastası ve önceden sıcak suyla ıslatılmış küp küp doğranmış kayısı gün kurusu, 1/2 çay kaşığı kabartma tozu, 3 yemek kaşığı kadar yulaf gevreği (markette satılan kahvaltılıklardan) ve ele yapışmayacak bir hamur haline gelecek kadar un tepsiye ister kalıpla ister yuvarlayıp önceden ısıtılmış 170 derece fırında pişirilir, afiyetle yenilir:))

3 Ekim 2012 Çarşamba

ev yoğurdu için 10 hata

Uzun ve meşakkatli bir süreçten sonra artık bu sefer "inşallah tutar" diye ümit etmeyecek kadar özgüvenli yoğurtlar mayalayabiliyorum. İlk zamanlar modern bir Nasrettin hoca misali ısrarla "uğraşma hazırı da güzel" diyen eşime karşı direndim denedim "ya tutarsa" diye diye sonunda işin tüyolarını kaptım. Kızıma yaklaşık 2,5 yıl her gün yoğurt mayaladık (pastörize süte mayaladık bazı anneler mamayı mayalıyor ya o pek hoşuma gitmedi tercihim bilimsel değil tamamen duygusal:))) ama onları ya annem ya da bakıcımız yaptığından olaya pek de haberdar değildim yani. Şimdi ise iş başa düştü...Yaptığım hatalardan ilki süte güvenmek oldu. O nasıl bir kabarma, taşma anlamadım ki, anlık saniyenin yüzde biri... İlk aylar sütler taştı, ocaklar battı. Sonra kaynama öncesi o ince kaymağı gözlemeyi keşfettim o kaymağı bir şekilde bütünlüğünü bozacak şekilde karıştırma yapılır ve kepçe kaynarken ve öncesinde tencerenin içinde olursa süt taşmıyordu. İkinci hatayı mayaladıktan sonra tencerenin kapağını kapatarak yaptım. Kapak hafif açık kalacakmış... Üçüncü hatayı tamamen tembelliğimden mayalanan yoğurdu gece kalkıp dolaba koymadığımdan sıcacık mutfakta ekşimesine sebep olarak yaptım. Ama her şeyde bir hayır vardır, bu ekşimiş yoğurdu kaynatıp lor peyniri (çökelek) yapmayı öğrendim. Dördüncü hatayı mayaladıktan sonra iyi saramadığımdan yaptım biraz soğuktu ve tabii maya tutmadı. Beşinci hatayı mayaladıktan sonra tencereyi yerinden oynatarak yaptım, kesinlikle yerinden oynatılıp hareket ettirilmemeli. Altıncı hatayı hazır yoğurdu maya olarak kullanarak yaptım. Hazır yoğurt her ne kadar içinde yok deselerde koruyucu madde içerdiğinden mayalanması zor oluyor işte kardeşim. Yedinci hatayı ekşi yoğurdu maya olarak kullanınca yaptım meğer içine azcık şeker katmalıymışız ve birazda tuz. Sekizinci hatayı ise hani mayaya biraz süt katılır da mayalanır ya, katılan mayanın tenceredeki sütün sıcaklığına yakın olması sağlanarak karıştırılması gerekir iken ben bir iki kaşık kat dedi ya annem damlası damlası hesaplayıp kattığımdan yani maya soğuk kaldığından tutturamadım. Dokuzuncu hatada süt çok soğukken mayaladım, onuncuda da çok sıcakken... sterilize edilmiş serçe parmak sütün içinde kalacak ama yakmayacak kadar sıcak olacak... Yaaa yoğurdum niye tutmuyor ve güzel de olmuyor demeyin, her işte olduğu gibi yoğurdun bile bir çıraklık bir de ustalık dönemi var iş ki sabretmeyi bilelim.

2 Ekim 2012 Salı

mücvere bak seeennn

Mücver,19.yy Osmanlı mutfağında yer alan bir yemektir. Mücver aslında bir yemek adı değil, bir pişirme tekniğidir ve Osmanlı döneminde pek çok farklı sebze ile yapıldığı bilinmektedir. Fakat günümüze sadece kabak mücveri ulaşmıştır... Denemesi de bize düşerrrrrr

1 Ekim 2012 Pazartesi

makas aşkı

Benim minik tam bir makas aşığı. Bu yaş grubu için normal olsa da Elüş' ümün bu aşkı başlayalı yıllar oldu. Dün çocuğunuzun yeteneği var mı diye bir soru gelmişti okuldan gönderilen formda makası çok iyi kullanır diyesim geldi. Hemde garibim solak olduğundan sol eliyle kesip durur. Ben de çok severmişim hatta yeni aldığımız bir makası kardeşimin saçında test etmişim. Hem de fotoğrafçının geleceği hafta annem anlatır durur o hikayeyi pişman mıyım? Haaaaaaaaayyyyyyyyııııırrrrr şimdi kızım yapsa gülerim sadece ki annem de öyle yapmıştı zaten:)) Neyse gelelim makas sevdamıza geçen hafta sonu koton da bir baktım broşlar indirimde bu arada broşlara da bayılırım ve ufak ufak kızıma bırakmayı planladığım bir broş kolleksiyonum var hatta keçeden ve polimer kilden yapıp saklamayı ve hediye etmeyi planlıyorum. Bir baktım bu şirin makas hemen atlayıp aldım. Artık güzelliği ve şirinliği yanında bir de hikayesi oldu. Kızım ve arkadaşlarının zarar görmeyeceğini bilsem tehlike arzetmese çantasına takıcam o kadar da şirin yani:)))Kızımın bu tutukusunu her şeyi bir şeye yorma merakımız vardır ya kuaför mü olacak acaba veya terzi veya cerrah diye de yormadan da edemiyorum. Çocuklar için meslek seçiminde ip uçları ve önerileri içeren bir yazı yazmayı planlıyorum (araştırma aşamasındayım)çünkü ben hiç düşünmeden hareket ettiğim için bu ihmalkarlığımın cezasını çekiyorum...
Makası bu kadar övdün, anlattın peki ya ne yaptın demezler mi adama? İşte kızımla eski penyeleri kesip elde ettiğimiz ipten işlediğimiz paspasımız.... Pinterestte görüp görüp hevesleniyordum sonunda benim de oldu. Yapımı çok kolay, ama biraz etrafa iplik döküntüsü oluyor. Beni mutlu etti, kızımı da. Hatta kızımın odasına deyip başlayınca kızım daha da bir heveslendi sahiplendi. Artık bize güle güle eskitmek kalıyor:)))

her türlü ev eşyası itina ile oyuncak haline getirilir...

Kuzum ve can dostum Sinem arkadaşımın kızı minik Ece'miz... Nasıl güzel oynadılar. Eylül tam bir abla rolüne büründü gel Ece, yapma Ece, tehlikeli Ece Allah'ım bir kolluyor ki... Geçenlerde kreş müdiremiz Nalan hanım küçük çocukları çok seviyor, çok güzel sahipleniyor dedi. Evet öyle bir sahiplenmiş ki bazen ufak bir ayakkabı veya bir emzik gördüğünde "aaa anne mimimimacık Ece'ye alalım mııııı" bile diyor. Ben de ayy Ece'yi nasıl da seviyor kızın kanı kaynadı yaşasın diye sevinirken geçen gün parkta korkunç gerçeği öğrendim. Meğer Eylül'ün Ecem benim, Eceye alalım diye diye gezindiği Ece bizim Ece değil, öğretmenlerinden birinin kızı Ece'ymiş... Tabii Sinem ve ben bu duruma pek sevinmesek de yinede komik:)))

mücver&lor salatası

3-5 Kabak, yeşil soğan veya kuru soğan, maydanoz, taze nane,dere otu, 2 kaşık un, 1 yumurta, tuz. Kabaklar rendelenir tercihe göre yeşillikler azaltılıp arttırılabilir az miktarda zeytinyağında kızartarak veya fırında pişirilip yenir.(Bu mücverin bir özelliği de buzluktan çıkmış olması(yumurta ve un buzluktan çıkarıldıktan sonra eklenir) sevenler için kışa hazırlanılabilir.) Lor (çökelek)salatası: soğan,lor peyniri,çörek otu, susam, domates ve zeytin yağı afiyet olsun:))

29 Eylül 2012 Cumartesi

keçeli kalem için çok erken:(((

Bazı konularda çok sabırsız davranıyorum galiba. Küçükken keçeli kaleme bayılırdım, ne soluk boya kalemleri ne de nispeten daha parlak ama kalın mum gibi de katı kıvamlı pastel boyalar tutmadı hiçbir zaman yerini. İşte kızım da hemencecik tanışsın belki benim gibi sever ve resimlerini daha zevkli mutlu çizer demiştim ama olmadı malesef. Evdeki hesap çarşıya uymaz sözünün bir de şu versiyonu olmalı bence evdeki çocuk hiçbişeye uymaz... Bir de nerde okudum hatırlamıyorum boya, oyun, oyuncakta çocuk için ne kadar farklı materyeller kullanılırsa o kadar iyiymiş. Sulu boyayı bile hiç de korktuğum gibi olmayıp güzelce kullanabilen kızım tüm hırçınlığını ve çıldırıklığını keçeli kaleme saklamış sanki. Eller, ayaklar, giysiler, dolaplar, parke, halı derken en son kendi üstüm başımdaki (el, ayak, bacak gibi uzuvlarımdaki)lekerden utandım ve keçeli kalemleri şimdilik bir 3-4 aylık bekletmeye aldım. Oysaki bu resimde görmüş olduğunuz kalemlerin arkasında damgaları da var ve minik şirin şekilcikler yaratılabiliyor. Amacım beyaz kağıda bunları kullanıp kesip yapıştırıp tebrik kartları hatta hediye paketleri yapmaktı ama artık başka bahara... Sabırla hedefine uygun çalışmayı bilen çocuklar için kullanılabilir. Bizim ki oldum olası çok çabuk sıkılan tiplerden olduğu için bakalım ne zaman sabırlı olmayı öğrenecek???

Peçete boyama ve beklenmeyen sonuç...

Sulu boyanın azizliğine uğrasak da nasıl bir heyecanla çekiştire çekiştire poz verdiğimizi de tahmin edersiniz artık...

28 Eylül 2012 Cuma

Ödüllü Antakya gezi yazım

REYHAN KOKULU, ASİ RUHLU : ‘ANTİOCHEİA’’ Türkiye > Hatay Yazı Tarihi: 09 Mart 2008 Zeus’un oğlu Işık Tanrısı Apollon ırmak kenarında genç ve güzel bir kız görür, güzelin adı Defnedir.Apollo’nun içinde arzular uyanır onunla konuşmak ister, fakat Defne Apollon’un içinden geçenleri anlamıştır ve kaçmaya başlar.O kaçar Apollon kovalar, çapkın Tanrı bir taraftan ‘Kaçma seni seviyorum’ der.Defne ise başına neler geleceğini bildiğinden korkuya kapılır ve kaçmaya devam eder.Artık kurtuluş imkanı kalmadığını anlayan Defne birden durur ve ayağı ile toprağı kazıyarak şöyle bağırır: ’Ey toprak ana beni ört, beni sakla, beni koru’ ve sonunda bir ağaç oluverir. Şaşıran Apollon Defne ağacına sarılır ve ağaç gövdesi içinde hala çarpmakta olan kızın kalbinin sesini duyar ve şöyle seslenir: ‘Defne bundan sonra sen, Apollonun kutsal ağacı olacaksın. O solmayan ve dökülmeyen yaprakların başımın çelengi olacak! ’der ve olayın geçtiği yere DEPHNE yani HARBİYE’ye adı verilir. Seleukos ve Roma dönemlerinde çağlayanlarıyla tanınan dünyaca ünlü bir dinlenme yeri olan Dafne, o dönemdeki sarayları, köskleri ve olimpiyat oyunları için yapılan stadyumları ile önemli bir merkez konumundaydı.Merkezden her an ulaşım aracı bulunabilecek 15 dakika uzaklıkta bu sıcacık yer defne’nin göz yaşları olduğu inanılan Harbiye şelalelerini gelinliğini gururla taşıyan bir gelin gibi yüreğinde seyre sunar. Buz gibi sularında kurulmuş masalarda meşrubatınızı yudumlayıp ördekleri izlerken ayaklarınız arasından akan sular yaz sıcağının dönüştüğü en tatlı an oluverir. Yanı başında seyre değer her mekanın olmazsa olmazı olan, halkın çoğunluğu Arapça da bildiğinden şiveli ve belki ikliminin etkisinde kalmış sıcak satıcılarının olduğu hediyelik eşya dükkanları vardır Ama Harbiye şelalerini muhteşem dokusu dışında en unutulmaz kılan çeşit çeşit mezeleri, kebapları ve tatlıları ile sevdiklerinizle bitmesini istemediğimiz dakikalara mekan olan restorantlarıdır. Nohutun tahinle valsi humus, patlıcan nar ekşisi büyüsü babagannüş, cevizle biberin bu kadar yakışacağını tatmadan aklınıza getiremeyeceğiniz cevizli biber, kebaplar ve meşhur künefe... Şelalelere yürüme mesafesi uzaklıkta suyunun yeşilliğini çevresini kutu kutu pense oynayan çocuklar gibi saran ağaçlardan alan, kenarındaki restorandaki ekmek kırıntılarından gözlerini ayıramadığından ziyaretçileri hiç takmayan ördeklerin ayrı bir tat kattığı yakın çevresinde şirin çay bahçeleri ve tadına doyum olmayan dürümlerin satıldığı ufak dürümcülerin olduğu eskiden bir elektrik santrali olan çocukluğumun en gözde piknik mekanı hidro bulunur Ağaçların arasında yürürken etrafın güzelliğini seyre dalıp, yaşlı bir elin damarları gibi o upuzun ağaçların doğaya karşı dimdik durmasını sağlayan köklere takılıp düşmeyin sakın ! Şelaleden minibüs ile 5-10 dakika mesafede bir vadinin kenarında olan Döver, saat 17:00-18:00 arasında oradaysanız serin rüzgarıyla yüzünüzü okşayan, nargile içilebilecek, mangal bile yakılabilecek, çayını kahvesini hatta suyunu içmenin, havasını solumanın verdiği zevkin anlatılabilirliğinin olmadığını düşündüğüm, küçük kafeciklerin olduğu, gezi hatırası olarak sevdiklerinize farklı özel hediyeler olabilecek yeşil sabunu ve incirden yapılan tini rakısı meşhur bir yerdir. Güneşin bir başka sıcak, bir başka aydınlık, yeşilin bir başka renkli, bir başka doğal olduğu MÖ 100 bin-40 bin yılları arasında tarihe ilk izlerini veren insanlığın ortak mirası Antakya MÖ 300 yılında kurulmuş. Şu an 1.256.726 kişiyi içinde yaşatan efsanevi şehir, yalnızca medeniyetlerin ve dinlerin kaynaştığı bir merkez olmakla kalmayıp lezzetin doruklarında dalgalandırdığı bayrağını yıllardır kimsenin indiremediği kebap ve künefelerin, özgü yöresel mezelerin anılarınıza doğayla kaynaştığı bir yerdir. Bin bir tat bin bir medeniyet Antakya içinden usulca akan, tüm nehirlerin aksine denize doğru akmadığı için bu adı taşıyan nehir Asi, akıntılarında ne tarafa akıyor deniz ne tarafta sorularının sonunda gelmesi gereken soru işaretlerini de yeşiline katar ve akar akar... Mutlaka yenmesi gerekenler dönerciler caddesindeki herhangi bir dönerciden döner, tuz ve kimyona bandırılarak yenen Antakya simidi ve peynirin şekerle balesi künefe olmakla beraber yöresel lezzetleri için 1990 yılından bu yana hizmet veren “Sultan Sofrası” damağınızı şımartıcı ve karnınızı doyurucu nitelikte bir restoran . Patlican, havuç, ekşi aşı köftesi ve özel sostan yapılan eksi aşı, yoğurt aşı, ıspanak borani, katıklı ekmek, ıspanaklı börek, semirsek yemeden olmaz. Asi nehrinin üstündeki en büyük köprü olan Ata köprüsünün bir yanında Bizans ve Roma dönemine ait mozaiklerinin sergilendiği, koleksiyon zenginliği açısından dünyada ikinci sırada yer alan Arkeoloji müzesi, bir yanında ise 40 üyeli meclisin ilk toplantısını yapıp Hatay Devleti'ni kurduğu ancak günümüzde müstehcen filmlerin gösterildiği bir tarihi bina olan Gündüz sineması yer alır. Yürüme mesafesinde, 5 dakika sonra Büyük Antakya Parkı vardır. 52 bin metrekarelik bir alanı kaplayan, yılların olgunluğu yeşiline vurmuş boyuna vermiş ağaçlar arasında yapılan yürüyüş sonrasında ,çay bahçelerinde tavla sesleri arasında kaybolan hoş sohbetler ve kaçak çayların tadı bambaşkadır. Park içinden gezmeyi, hayatın tadını çıkarmayı bildikleri her hallerinden belli gezinen halk gezinize bir ayrıcalık katar.Hele bir de parkın girişindeki nikah dairesinden bir mutluluğun ilk gününü paylaşma heyecanı size de sıçrarsa o an benzersiz olur. Büyük Park da denilen parkta başta şehrin simgesi defne ağacı olmak üzere birçok bitki türü; Toroslarda yetisen çamlar, süs eriği, aşılı akasyalar, palmiyeler, oyalar vb. bulunuyor. Park girisinde sizi kentin simgesi defne ağaçları selamlıyor, içeriye girdiğimizde, koşu yolunun başında Hatay’ın alınmasında önemli rol oynamış Türk askeri ve diplomatların büstlerini yer alıyor. Açılısının II. Abdülhamit dönemine denk gelindiği tahmin ediliyor. Antakya üzerinde önemli izler bırakan Fransızların da parkın genişletilmesi ve peyzajında önemli katkıları olmuş. Parkın son köşesindeki simgesel anlatımın hakim olduğu heykeller de parka ayrı bir hava katıyor. Son 200 yıla tanık olmuş, kendine has dar sokakları ve bu sokaklara atar damar gibi can veren Tarihi Antakya evleri yoğunlukla Eski Antakya olarak tanımlanan Asi Nehri ile Habib-i Neccar Dağı arasındaki bölgede, özellikle Kurtuluş Caddesi ve çevresinde görülüyor. Gazi Pasa Caddesi’nde Aleksi Kazancı evi, Oğuzlar Caddesi Müftü Çıkmazı’nda Zeki Efendi evi, Terziler Sokakta Kuseyri Ailesi’nin evi, Kantara Mahallesi Müftü Çıkmazı’nda Kuseyri Ailesi’ne ait evler, Kurtuluş Caddesi Döner Sokakta bulunan Saklı Ev bunlardan sadece birkaçı. Tescili yapılarak koruma altına alınmış 350 civarında tarihi ev bulunuyor. Antakya evlerinin kapısı direkt sokağa açılmaz, çünkü ev yaşamı özeldir, kutsaldır. Evlerin dış kapıları Zokmak denilen çıkmaz bir sokaktan bazen de küçük dar bir geçitten geçilerek sokağa bağlanır. Giriş kapıları genellikle üstü basık bir kemerle göz hizasından biraz yukarıdan yükseltilmiştir. İçte ve dışta olmak üzere iki kapı vardır aslında. Muhkem bir kapı olan dış kapı içtekine göre daha kalın kesitlidir, madeni levhalarla kaplıdır ve iri başlı çivilerle de takviye edilmiştir. Kapı şakşağı denilen ve dökme demirden yapılmış, içinde bir küre tutan el seklindeki kapı tokmakları, kapı bastırağı denen kapı sürgüleri ve iri anahtarlı kilitler dış kapının hemen dikkat çeken özellikleri arasındadır. Pencerelerin demirleri; ovaller, laleler, daireler, iç içe geçmiş dönüşlerle, geleneksel şekillerle doludur. Her bir pencere ve kapı süslemesinde bir göz nuru görürsünüz. Kimi kapıların üzerinde halen Arapça yazılar okunabilir. Genelde iki katli, cumbalı evlerin olduğu Beyrut Caddesindeki yollar, dar sokaklarının atik sularını toplayan su oluğunun, yanlardan değil de yolun tam ortasından geçmesi ile özelleşiyor. Ayrıca dönem dönem kurulan fuarda sergileri gezebilir, hediyelik eşyalar da alabilir ve yanınızda bir hatırayla dönebilirsiniz. Tarihi Antakya evlerinden bahsetmişken “Antakya Evi” ni anmadan geçmek olmaz.. Eski Antakya yemekleri yapan, yöresel tatları konuklarına sunan Antakya Evi tarihi bir kimliğe sahip. 110 yıllık bina, daha önce Fransız Konsolosluğu olarak kullanılmış. 1998 yılında restore edilerek restoran olarak kullanılmaya başlanmış. Binanın yerde bulunan karoları ve döşemeleri Marsilya’dan getirilmiş. Burada yöreye özgü yemekleri yiyebilir, tarihin izlerini içinizde hissedebilirsiniz Habib-i Neccar Camiinin tam karsısında Kurtuluş Caddesi üzerinde 1937 yılından kalma döneminin işaretlerini gösteren 2 katli, genç cumhuriyetin her şeyi yeniden düzenleyen ve şekillendiren gücünü simgeleyen binanın isleme ve süslemeleri görülmeye değer. Kurtuluş caddesinde, küçük bir havuzun göbeğini oluşturduğu, sarmaşıklarla 4 duvar arası olmanın iticiliği gizlenmiş şirin bir avlusu olan Affan kahvesinde mutlaka bici bici yemelisiniz. Affan Kahvesi, 90 yillik tarihi bir yapı ve burada hazırlanan Bici Bici Hatay sofrasının eski bir tadı. Üzerine gül şurubu dökülmüş bu ilginç tatlı: Gül şurubu, dondurmayla birlikte esas tatlının üzerinde duruyor. Jöle ve muhallebi arasında bir tada sahip Bici Bici özel metal kaşıklarıyla yeniyor. Antakya’da ilginizi çekecek mekanlardan biri de Habib-i Neccar Cami. Kurtuluş Caddesi üzerindeki tarihi caminin iki girişi bulunuyor. İlk defa Memluk Sultani Baybars döneminde eski bir tapınağın yerine inşa edilen caminin iç avlusunun ortasında taş bir sütun bulunuyor. 17. yüzyılda Osmanlılar’ ın tekrar inşa ettiği caminin kapı üzerindeki levhadan 1855 tarihinde yeniden inşa edildiği anlaşılıyor. Camiye ve karsısındaki dağa adini veren ve Antakya halk kültüründe önemli bir yer tutan Habib-i Neccar, milattan sonra 40’li yıllarda burada yasar. Bir gün dağda koyunlarını otlatırken, İsa’nın havarilerinden Yuhanna ve Pavlus (Yahya ve Yunus) ile karsılaşır ve dine davet edilir. İsa’ya ve İncil’de müjdelenen Ahmet’e (Hz. Muhammet) iman eden Habib-i Neccar köyüne döner. Köylüleri dine davet eder. Ancak köylüler ona karşı çıkar ve başını keserek öldürürler. Bir inanışa göre Silpiyus dağında gövdeden ayrılan baş, yuvarlanarak bugün cami ve türbesinin olduğu yere gelir, vücudu ise öldürüldüğü mağaraya defnedilmiştir. Antakya’yı inanç turizminin önemli noktalarından biri sayılmasının başlıca nedeni de Hristiyanlığın ilk yayılış alanı olması. Kurulan ilk kiliselerden St. Pierre (Aziz Petrus) Kilisesi Antakya’nın kuzeybatısında, Reyhanlı yolu üzerinde Dünyanın ilk mağara kilisesi. Birçok hristiyanın bugün hacı olmak için geldiği kilise 9,5 m genişliğinde ve 7 metre yüksekliğinde bir mağarada bulunuyor. Dağın eteklerindeki kiliseye ulaşmak için bir süre aracınızla çıkıyorsunuz daha sonra merdivenler başlıyor . Antakya’nın ilk başpapazı olan St. Pierre’in kurduğu kilisenin, Roma döneminde baskılardan kaçan hristiyanlar için bir sığınma yeri olduğu belirtiliyor. Kilisenin ve dağın içinde bir çok tünel kazılmış. Kilise içindeki tünel bir zamanlar Roma lejyonerlerinden kaçmak için kullanılıyormuş. Ancak depremlerde bu tüneller tıkandığı için bugün tüneller takip edilemiyor.Her sene 29 Haziran günü Katolik kilisesince ayin düzenlenmekte. Kiliseden dağın yüzeyine çıkan, baharda gelincik çiçekleriyle süslü patikayı takip ettiğinizde sizi bir kaya kabartması bekler. Haron (Cehennem Kayikçisi) adi verilen ve 4. Antiochus döneminde yapılan bu kabartmanın, milattan önce II. yüzyılda bir veba salgını sırasında ölümleri durdurmak amacıyla yapılmış olduğu bilinir.Üzerinde ölümleri önleyecek yazılar olduğundan bahsedilir ancak bu yazılar günümüzde mevcut değildir. Antakya merkezdeki tarihi kiliselere baktığımızda Ortodoks ve Protestan Kilisesi kendi cemaatlerinin yani sıra özellikle yabancı turistlerden de yoğun ilgi görüyor. Hürriyet Caddesi üzerinde yer alan Ortodoks Kilisesi’nin yapımına 1860’da başlanmış. 1872’deki depremde büyük hasar görmesi üzerine başlayan onarım çalışmaları 1900 yılında tamamlanmış. Güney Kore tarafından 2000 yılında restore edilerek hizmet vermeye başlayan Protestan kilisenin karşısında valilik binası bulunuyor. Samandağı güneyde Keldağı ,Yayladağları ve kuzeyde Musa Dağları ile çevrilmiş bir ovadır. Dünyanın en büyük ikinci doğal sahiline sahip olan Samandağ sahili 18 kilometre uzunluğunda ve Akdenizin en doğu ucunu oluşturmaktadır. Musa Dağları’nın Çevlik’teki eteklerine vardığımızda bizi Titus Tüneli ve Kaya Mezarları karşılıyor. Titus Tüneli, milattan önce 300’lerde mimar imparator Vespasianus zamanında Musa dağından gelen ve kenti tehdit eden sel sularını önlemek amacıyla bin kişilik esir ordusu tarafından 10 yıl boyunca dağ delinerek açılmış. Milattan sonra II. yüzyılda Titus zamanında tamamlanan tünel, 7 metre yüksekliğinde, 6 metre genişliğinde ve 1380 metre uzunluğundadır. Tünelin 130 metrelik bölümünün üstü kapalıdır. Titus Tüneli’nin kapalı kısmının hemen biraz önünde kemerli tas köprü dikkatimizi çekiyor. Üzerinden bir kişinin rahatlıkla geçebileceği köprü hala sağlamlığını koruyor. Köprüden ilerleyip, sağa döndüğümüzde yol bizi kaya mezarlarına götürüyor. Özellikle merdivenlerden inerek içine girilen, girişinde iki sütunun bulunduğu kaya mezarlar dikkat çekicidir. Önemli bir yönetici ve ailesine ait olduğu izlenimini veren mezarlar, toprağın üzerinde durduğu ve beşiğe benzediği için buraya Beşikli Mağara deniyor. Ortada bir avlu bırakılacak şekilde bir yapılar bütünü olarak Beşikli Mağara çeşitli mezar odaları ve kaya mezarlarından oluşuyor. Bu bölgede görülmeye değer başka bir yer de Kapı suyu mevkiinde yer alan Dor Mabedi’dir. Tanrıların Kralı Zeus adına yapıldığı sanılan mabet antik kentin en büyük mabedidir. Bugün sadece sütun kalıntılarının bulunduğu mabet bütün Çevlik yöresine hakim bir noktada bulunuyor. Ölümlerin,ayrılıkların,baskıların sebep olduğu günümüz dünyasındaki boğucu atmosferden birkaç günlüğüne de olsa kaçmak isteyenler için Antakya, tarihi boyunca çeşitli medeniyetlere ve farklı inançlara kucak açtığı gibi eminim ki size de sıcak kucağını açacak ve benzersiz anlar yaşatacaktır...